FERHAN BABA ÖYKÜLERİ-TROMPETÇİNİN GÜNLÜĞÜ
Bizim gençliğimizde Latin müziği modası vardı. Ben de bu modanın büyüsüne kapılıp latin müziği hayranı oldum.
Önce gitar çalmayı öğrendim. Gitar çok işe yarayan bir enstrumandır. Özellikle kızlarla tanışma aşamasında. Ama o zamanlar Latin müziği moda. Elini sallasan gitar çalana çarpıyor. Ben değişiklik olsun diye trompet çalmaya da başladım.
Trompet çalmak öyle herkesin harcı değil. Güçlü ciğerler istiyor, üflemesini bilmek lazım.
Galiba biraz da yeteneğim vardı ki önce kendi ülkemde, sonra da dünyada Latin müziği sevenler arasında az da olsa tanınmaya başladım. Çok büyük konserlerde yer almadıysam da dünyadaki altı kıtada trompet çalacak yerler buldum.
Altıncı kıta Antartika oluyor.
Avustralya’dayken “Gidip Antartika’da da trompet çalayım” diye bir gemiye atladım. Antartika’nın civarındaki bir adaya varınca inip beyaz kıtanın olağanüstü sessizliğine ithafen ”Il silancio”yu çalmaya çalıştım.
Ama soğuktan trompetin ucu dudaklarıma yapışmasın mı?
Gemiye kadar ağzımı açamadan dişlerim birbirine çarparak gittim.
“Il silancio” da sanki otomobillerin korna sesleri gibi kesik kesik çalınabildi tarafımdan Antartika’da…
Ülkeme dönünce bu kesik kesik çalmayı tekrar denedim ve çok farklı bir üslup olduğuna karar verdim. Değişik bir yorumla Il silancio’u çaldığımda çok takdir topladım.
Bu benim hayatımda bir dönüm noktası oldu. Artık trompetle ezgiler yazmaya başladım. Bestelerim de kendi çapında tutuluyordu.
Zaten artık yaşım elliyi geçmişti. 50 yaşından sonra sahnelere çıkmak çok da kolay değildi.
Normalde 50 yaş çok ileri bir yaş sayılmayabilir. Ama 19 yaşından bu yana içki, sigara, uyuşturucu kokulu mekanlarda derin nefes alarak trompet çalmak haliyle yoruyordu.
Bestelerimden yeterli para kazandığımı gördükten sonra ucuz olsun diye şehirden biraz uzakta alabildiğim müstakil evimde beste çalışmalarına başladım. Şehirden uzakta olması işime geliyordu, çünkü evde çalınan trompet bir mahalle öteden dinlenebilir. Hiç değilse komşular şikayet etmiyorlardı.
Zaten evi kendim yaptırırken bugünleri düşünüp müthiş bir ses izolasyonu yaptırmıştım.
İçeride top patlasa dışarıdan duyulmaz desem abartmış olmam yani.
Evde trompetle beste yapmak çok zevkli bir iştir. Önce kendimi müziklerle havaya sokuyor, sonra da bestelerime geçiyordum.
Ben huylu bir adamım, belki de yıllardır yalnızlığa alıştığımdan öyle evde ortalıkta dolaşan birilerini istemem. Bu yüzden temizlik ve yemek işleri için bir kadın tutmuştum.
Kadın ben uyurken gelip evi temizliyor, yemeğimi yapıyor, ben uyanmadan da gidiyordu. Aydan aya parasını almak için gündüz vakti eve geliyor kapıdan parasını alıp gidiyordu.
Böylece günlerce evden çıkmadan trompet çalıyordum.
Sonunda bunun bazı yan etkilerini de farketmeye başladım.
Zaten ömür boyu kulüplerde sabaha kadar ayakta trompet çalmaktan varis olmuştum.
Bu sefer de evden dışarı çıkmadan çalışmaktan -üzerinize afiyet- basur oldum.
Basur hastalığının bir iyi, bir de kötü yönü vardır.
İyi yönü, kimse sizin hasta olduğunuzu bilmez, farketmez. Herkese kendinizi sağlıklı bir kişi gibi yutturabilirsiniz.
Kötü yönü ise daha ziyade insasnsı katı atık atımı sırasında karşılaşılan kimi fena durumlarla kendini gösterir.
Hele bu hastalık -pek çoklarında olduğu gibi- katı atık atımı güçlüğü ile de birleşirse, o zaman yandı gülüm keten helva dedikleri durum başgösterir.
Gene de uzun süre tuvalette kalmanın bir çok avantajı olduğunu da söylemeliyim. Çocukluğumdan bu yana kitap okumayı çok severdim ama oradan oraya sürüklenirken fazla vakit bulamazdım.
Kendimi erken emekli ettiğim bu günlerde, tuvalette uzun süren bekleme sırasında başta Rus klasikleri olmak üzere dünya klasiklerini devirmeye başlamıştım. Suç ve Ceza’yı okurken Raskolnikov’la kendimi pek bir özdeşleştirmiş, gece rüyalarımda Sonya’yı görür hale gelmiştim.
Yalnız Ulysis’in ilk on sayfasını okuduktan sonra bunun tuvalete uygun bir kitap olmadığını anladım.
Basur hayatımda ilginç değişikliklere sebep oldu. Artık günüm kabaca üç bölümden oluşuyordu.
1. Uyku, yeme içme,
2. Trompetle çalışma
3. Tuvalet ve kitap okuma.
Ancak trompetle beste yapma aşamasında artık zorlanmaya başlamıştım. Çünkü tam besteye başlarken belirli bir bölgenizde acı hissetmeniz, besteye konsantre olmanızı engelliyor. (Devamını bilahare okuyacaksınız!!!)