“Australia Open” diye dünyaca ünlü bir tenis turnuvası var.
Dünyadaki en önemli dört turnuvadan biri bu.
Biz Türkiye’de pek bilmeyiz ama yeryüzünde Futbol’dan başka spor dalları da bulunuyor.
Tenis de bunlardan biri.
Pek mantıklı bir spor sayılmaz. Saçma sapan bir spor işte.
İki kişi spor yapacak diye 500 metrekare alanı işgal ediyor.
Kitle sporu yaptıracağım diye 1000 kişiyi biraraya getirmeye, İtalya’nın toplam yüzölçümü kadar bir alan lazım!
Seyircileri de satranç seyreder gibi seyrediyorlar.
Sosyete sporu özetle.
Bizi açmaz.
Hatta bizi bozar!
Bu tenissever taifesi, turnuvaların yapıldığı yerin sonuna “Open” ifadesini koyarlar.
Anlayanlar da bilir ki orada tenis turnuvası var.
Mesela Çemişkezek’te tenis turnuvası düzenlenecek olursa, “Chemishkezegh Open” olacak adı.
Başka türlüsü olmaz!
Olursa ayıp olur.
Dolayısıyla bir yerde “Open” ifadesini görürseniz, orada tenis turnuavası olduğundan şüphelenebilirsiniz.
Ama sakın kapısının üzerinde “open” yazan köhne kasaba dükkanlarına girip “-Buralarda bir yerde tenis turnuvası varmış, nerde ki dayı?” diye sormaya kalkışmayınız.
Kapıda “open” yazarsa, o başka anlama gelebiliyo!
Teniste ne demeye “open” tabirini kullanıyorlar diye sual edecek olursanız; doğrusu o konuda ben de bir hayli müretedditim!
Ya maç yapan kadınların ötelerinin berilerinin meydanda olduğunu vurgulamak için “open” diyorlar, ya açık havada yaptıkları için.
Avustralya Open’da bir Türk tenisçi de var.
“Marsel İlhan” adlı bu arkadaşımız (Türk diyoruz ama siz gene de ihtiyaten bir Yalçın Küçük’e danışınız gerçekten kavm-i Türk mensubu mudur diye. İsme baksanıza! Marsel!”)
Marsel biraderimiz Şilili tenisçi ile maç yaparken, yüzlerini gözlerini kırmızılı beyazlı boyalarla boyamış; ellerinde kocaman kocaman Türk bayrakları taşıyan ve Akdeniz ateşinin bütün cazibesini ve hararetini üzerinde taşıyan kızlı erkekli bir grup tezahürat yapmaya başlamış.
Eh, biz tezahürata başladık mı, ondan sonra olan hadiselerde hiç bir sorumluluğumuz kalmaz!
Hani Tom Jones o eski şarkısında diyor ya, “I am not responsible for every fingers do when I’m with you” diye…
Onun gibi.
Sonuçta Operada Othello’yu seyretmeye gelmiş smokinli fraklı, saçlar biryantinli seçkin bir seyirci kitlesi, sahneye bir anda Tarık Mengüç ve ekibinin fırlayarak şakşuka adlı şarkı eşliğinde dans etmeye başlaması halinde nasıl bir halet-i ruhiyeye kapılırlarsa, bizim Australya Open seyircisi ve televizyon kanallarının sunucusu tastamam o halet-i ruhiyeye kapılmış.
Şaşkınlıktan ne diyeceğini bilememiş.
Hele bizimkiler alevli meşaleleri rakip Şilili seyirciler üzerine fırlatmaya başlayınca iyice zıvanadan çıkıldığını düşünen polis, çocukları gözaltına almış.
Neden böyle oluyor?
Neden bizimkilere “Avustralya Açık’ın Kaçıkları” muamelesi yapılıyor?
Çünkü biz kendimizi yeterince tanıtamıyoruz da ondan!
Türk dediğin, öyle “sümüklüböceklerin sosyal hayatı” konulu belgesel seyreder gibi maç seyretmez!
Yaşayarak seyreder!
Maç seyrederken yaşar, doğar, büyür, ölür, tekme çifte atar, mutluluğun en zirvesine çıkıp oradan mutsuzluğun en dip noktasına balıklama atlar. Ölür, öldürür, güler güldürür!
Maç bitiminde de en yoğun duyguları yaşamış olmanın rahatlığıyla keyif sigarasını yakar!
Bir gün bir grup seyirci masanın etrafında toplanmış yoğun bir tezahürat yapıyordu. “Herhalde iki kişi fena kapışmış, sille tokat birbirine girişmiş durumda” ” diye düşünerek yaklaştım.
Bir de ne göreyim?
Satranç maçıymış!
Ey dünya,
Biliyorsunuz eskiden kullanılan bir maç sloganı vardı:
“Avrupa Avrupa duy sesimizi, işte bu Türklerin ayak sesleri”.
Bu sloganı seslendiren angutlar yüzünden AB sesimizi duydu ve “Ne halt ettim de bunları AB’ye almayı aklımın ucundan da olsa geçirdim, küçük bir ümit verdim” diye nadim oldu.
Şimdi bizi AB’den uzak tutabilmek içni nasıl kıvıracağını şaşırıyor.
Elhamdülillah sesimizi sonunda Avustralya’ya da duyurduk.
Onlar da uyanmaya başladılar!
Onlar da bizi uzak tutmak için ellerinden geleni yapacaklar artık…
Biz artık Jüpiter birliğine mi girmeye kalkışsak n’aapsak ki?
